13/3/2007
İSTİKLÂL MARŞI’DAN GENÇLİĞE MESAJLAR
Yaşar ÇAĞBAYIR
İstiklâl Marşı, Türkiye Cumhuriyetinin millî marşıdır. Türk milletinin sahiplendiği manevî değerlerinden biridir. Aynı zamanda devletimizin manevî şahsiyetini oluşturan ögelerden birisidir. Onun taşıdığı manevî değeri anlamak ve ona göre sahiplenmek her Türk vatandaşının borcudur.
Bir edebî eser ile onu meydana getiren kişi arasında büyük bir köprü mevcuttur. Eser sahibi, dünya görüşünü, manevî yapısını, ait olduğu toplumun problemlerine bakışını ve bakış açısını yine kendine has üslûbu ile ortaya koyar. Kısacası eser sahibi, eseri ile kendini görüntüye getirir.
İstiklâl Marşı da bir edebî eserdir. Öyle bir edebî eser ki onun iki sahibi var: Biri, onu kaleme alıp duygularını dile getiren, millî hasletlerini haykıran şair Mehmet Âkif; diğeri ise onun taşıdığı millî ruhu, millî duyguyu uygun bulup benimseyen, resmen kabullenen TBMM ve nihayet bu yüce kurulun asıl sahibi büyük Türk milleti…Bizce İstiklâl Marşı açıklanmaya başlanınca bu iki unsur yanında yazıldığı ve kabul edildiği devrin şartlarını da tanıtma lüzumu vardır.
Her edebî eser kendi çağı şartlarında değerlendirilirken onun akıp giden zaman içinde, günümüze ve geleceğe uzanan mesajları mutlaka olacaktır. O eseri ebedîleştiren olgulardan biri bu mesajların kıymeti, diğeri de bu mesajların yoğunluğudur.
İstiklâl Marşı, üçayağa oturmakta, birincisi: Türk Milleti. İkincisi Türk Millî Mücadelesi. Üçüncüsü de bu milletin bir ferdi olarak (Türk kültürü yoğrularak) Türk millî mücadelesi içinde varlığımızı haykıran ses (Mehmet Âkif Ersoy). Bu demektir ki İstiklâl Marşı’nı anlamak için önce Türk milletinin millî değerleri, sonra millî mücadele içindeki Türkiye’nin durumu, Türk milletinin bireylerinin çektiği acılar, bu acılara çılgın denilebilecek bir gayretle göğüs gerişleri tarih bilgileri ışığında değerlendirilmek zorundadır. Burada bu konuyu ayrıntıları ile ele almak mümkün değildir. Biz ancak konumuzu, zamanımız elverdiği ölçüde özetlemekle yetineceğiz. Ayrıca, bu mücadelenin askerî yönü hiç de küçümsenecek boyutta değildir. Yeri geldikçe bahsedeceğiz.
Her milletin millî kültürü, tarihin onlar için hazırladığı sürprizlerin cilveleri ile şekillenir. Bir millet, tarihte ne kadar faal rol almış ise o milletin fertleri de o kadar aktif ve dünya milletlerinin kaderine etkili olur.
Millî mücadelemiz, tarih sayfalarında yer alan ender ve ender olduğu kadar da ulvî ve büyük bir olaydır. Bu olayın ana kahramanı, Türk milletidir. Topraklarını korumak, istiklâlini sağlamak için benzersiz bir görev aşkı ile dolu olan ve dünyada hiçbir millette bulunmayacak kadar güven duyduğu ordusu ile birlikte millî mücadeleyi, alnını akıyla kazanan Türk milleti bu sırada bir de millî mücadele destanı kazanmıştır: İstiklâl Marşı.
İstiklâl Marşı, millî mücadeleyi, millî mücadele ruhunu ifade etmek kadar, belki de ondan daha fazla geleceğe ışık tutan bir millî kültür kaynağıdır. Onda Türk milletinin şanlı geçmişi kadar geleceğe uzanan mesajları da vardır.
Bizi İstiklâl Savaşına getiren bir dizi olaylar ve dış mihraklar bulunduğunu; bunların tarih ciltlerini dolduracak kadar çoktur.
Türk çocuğuna, Türk gencine, insanımıza bizi istiklâl savaşına zorlayan şartları ve mel’un elleri tanıtmadan, “bayraksız bir milletin” çektiği acıları, sıkıntıları; gördüğü zulümleri sergilemeden, bana göre, İstiklâl Marşı’nı tanıtmak yeterli olmayacaktır. Bu milletin millî duygusunu en güzel şekilde tazeleyebilecek, pekiştirecek edebî eserlerin en başında İstiklâl Marşı gelir. Unutulmamalıdır ki biz yurdumuzu ve milliyetimizi seçmek serbestliğine sahip değiliz. Türk’üz ve Türkiye bizim vatanımız… Ama milletimizi sevmek ve onun gelişmesi için gayret etmek, çalışmak çabalamak bizim için bir şuur, bir irade ve köklü bir sevgi işidir.
İstiklâl Savaşı, TBMM’nin doğmasına; TBMM’nin açtığı yarışma İstiklâl Marşı’nın yazılmasına sebep olmuştur. Onlar üzerlerine düşen vazifeyi yaptılar. Bu değerlendirme çerçevesinde bize düşen görev de millî marşımızı vesile ederek onun ifade ettiği millî ruhu, millî duyguyu gençlerimize tanıtmak, benimsetmek olmalıdır, diye düşünüyorum.
MİLLÎ DEĞERLERİMİZ
Milletlerin, tarih boyunca geçirdikleri pek çok sarsıntılı anlardan bile hiç elden bırakmadıkları bir takım değerleri vardır. Türk milleti olarak bizim millî değerlerimiz, vatan sevgisi, bayrak, millî marş, istiklal, dinî inançlarımız, gelenek ve göreneklerimiz, yakın tarihimizde geçirmiş olduğumuz mücadeleler, devlet ve millet büyüklerimiz, tarihî kişiliklerimiz vb. sayılabilir.
Burada bizim üzerinde durmak istediğimiz millî değer; İstiklâl Marşı’dır. Ne zaman bir bayram yapsak, ne zaman bir millî heyecan duysak hemen İstiklâl Marşı söyleriz. Onu söylerken de heyecan duyarız. Yapılan milletlerarası karşılaşmalarda, sporcularımız birincilik kürsüsüne çıktıklarında İstiklâl Marşı’nın söylenişinin ne kadar gurur verdiğini hepiniz bilirsiniz. İstiklâl Marşı bizim millî gururumuzdur.
TÜRK MİLLÎ MÜCADELESİNİN DESTANI
İstiklâl Marşı, Türk İstiklâl mücadelesinin destanıdır. Bu mücadele millî mücadele, marş da millî marştır. Çünkü Anadolu’nun içinde ve dışında Türk’ten başka herkes onu boğmak, yok etmek, tarihten silmek için uğraşırken o, canını dişine takarak hayat hakkı kazanma mücadelesi vermiştir. Bu mücadelenin kahramanı yalnızca Türklerdir; kimsenin zerrece payı yoktur, onun için Millî Mücadele bir abidedir. Bu abidenin temeli Türk kahramanlığı, bedeni ise kanı dökülen insanlar, düşmanın ezdiği kadın, yaşlı ve çocuk vücutları ile namusları kirletilen o masum Türk kızlarının feveranıdır. O abidenin kitabesi ise İstiklâl Marşı’dır.
Onun mısralarında, işgal sırasında yırtılan Türk bayraklarının figanı, düşman çizmeleriyle çiğnenen vatan topraklarının feryadı, namusu kirletilen Türk kadınının döktüğü yaşlar; öldürülen, yakılan, asılan, kesilen Türk evlâtlarının sızlayan yaralarının iniltisi vardır.
Türk Millî Marşı (İstiklâl Marşı)
23 Nisan 1920’de Ankara’da toplanan TBMM’nin Avrupa örneğinde bir millî marşı yoktu. Düşmanın bozguncu faaliyetleri karşısında milletin ve askerin maneviyatını yükseltmek, Millî Mücadele’nin lüzumunu anlatmak üzere TBMM tarafından seçilen “irşat heyeti” Anadolu’nun çeşitli bölgelerine dağılmışlardı. Bu heyetten bir grup Batı Cephesi Komutanı İsmet (İnönü) Paşa’ya gelerek “askerin millî ve manevî gücünü yükseltecek bir vatan veya istiklâl marşının yazılıp bestelenmesi” için ricada bulunmuşlardı. Böyle bir manevî ihtiyacın yanında yeni kurulmuş bir millî hükûmet olarak diğer devletlerle olan dostane münasebetler sırasında yapılan resmî törenlerde bir millî marş ihtiyacı hissedilir olmuştur. Bu sıralarda Mustafa Kemal (Atatürk)’in başkanlık ettiği bir sırada hükûmet görüşmelerinde İsmet (İnönü) Paşa, irşat heyeti üyelerinin kendisinden talep ettikleri millî marş konusunu gündeme getirdi. Görüşmeler sonunda “Bir millî marş yazılması ve bestelenmesi kararlaştırıldı.
Bu şartlarda Maarif Vekilliği (Millî Eğitim Bakanlığı)’nin bu işi üstlenmesine karar verildi. Bakanlık, Genel Kurmayın desteği ile Türk şairleri arasında bir güfte yarışması açacak; kazanan güfte de yine yarışma yoluyla bestelenecek ve hem şairine, hem de bestecisine beş yüzer lira ödül verilecekti. Burada Meclisteki görüşmelerin ayrıntısına girmeyeceğim.
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.
Yurdumun üstünde tütmekte olan en son ocak sönmeden, bu şafaklarda yüzen al sancak sönmez, korkma. O, benim milletimin yıldızıdır, parlayacak. O, ancak benimdir; o, benim milletimindir.
“O”, denilen şey Türk bayrağıdır. Başka bir kimseye ait değildir. “Korkma!” hitabının arkasından, bu asil endişeyi, bu asil davranışı bertaraf edici hükmünü söylüyor: “Hürriyetimizi ve istiklâlimizi temsil eden Türk bayrağı, yaşayan tek bir Türk kaldıkça dalgalanmasına devam edecektir.” Al sancak, renginden dolayı Türk bayrağına verilen bir başka isimdir. Al sancağın şafaklarda yüzmesi ise onun gökyüzünde dalgalanması, demektir. Şafak, burada, akşamüzeri batı ufkunda beliren kızıllığın adıdır.
Bu kıtada belirtilen ana düşünce Türk milletinin ölmezliği hürriyet ve istiklâline bağlılığıdır. Bir başka deyişle “Devlet-i ebed müddet” fikrinin ifadesidir.
Ey Türk milleti, endişe etmene, korkmana gerek yoktur; düşmanlar yurdumuzun semalarında dalgalanan al bayrağımızı indirip yerine kendi bayraklarını çekmeye muvaffak olamayacaklardır. Yani hür ve müstakil yaşamamızın sembolü olan bayrağımız, en son Türk eri şehit oluncaya kadar dalgalanmaya devam edecektir. Milletimizin bütün fertleri yok edilmedikçe yurdumuzun düşmanlar tarafından işgal edilmesi mümkün değildir. O ay yıldızlı al bayrak, benim milletim olan Türklerin sonsuza kadar parlayacak bir yıldızıdır. Çünkü o, bana ait bir bayraktır, sadece Türk milletinindir. İstiklâl ve hürriyetine düşkün olan Türk milleti onu sonsuza kadar korumasını bilecektir. İngilizlerin desteğinde Anadolu içlerine kadar ilerlemiş olsa bile Yunanlılar, Türk milletini esir edemeyeceklerdir. Türk bayrağını tamamıyla yurt sathından kaldıramayacaklardır.
Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl!
Kahraman ırkıma bir gül... Ne bu şiddet, bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl;
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl.
Ey nazlı hilâl! Kurban olayım, kahraman ırkıma çehreni çatma; bir kerecik olsun gül. Bu şiddet, bu celal nedir? Sonra, dökülen kanlarımız sana hel6l olmaz. İstiklâl, Hakk’a tapan milletimin hakkıdır.
Bu kıtanın ana düşüncesi, doğru ve doğruların yardımcısı olan Allah’a bağlanan ve güvenen Türk milletinin hür ve müstakil yaşaması en tabiî hakkıdır.
*
Ey bayrağımın üzerindeki sembollerden birisi olan nazlı hilâl? Sana kurban olayım, yalvarıyorum; çehreni çatıp bize dargınlık, küskünlük işaretleri vermektesin, bundan yaz geç; bir kerecik olsun gül. Sendeki bu şiddet ve öfkenin sebebi nedir? Anlayamıyoruz. Senin uğrunda kanını, canını seve seve harcayan kahraman milletime öyle şiddet ve öfke ile değil güler yüzle, sevgi ile bak. Eğer bu güler yüzlülüğü, senin yoluna kurban olan, canını veren milletimden esirgersen senin yolunda döktüğümüz kanlar, verdiğimiz canlar helâl olmaz. Benim milletim Allah’a inanır, Allah’a ibadet eder. (Allah’a kulluk eder.) Yani Müslüman’dır. Köklü bir inanç sahibi olan ve hürriyetini korumak için vatanı uğruna canını vermekten çekinmeyen milletimin hür ve müstakil yaşaması en tabiî hakkıdır.
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim: Bendimi çiğner, aşarım;
Yırtarım dağlan, enginlere sığmam taşarım.
Ben, ezelden beridir, hür yaşadım, hür yaşarım.
Bana hangi çılgın, zincir vuracakmış? Şaşarım! Kükremiş sel gibiyim: Bendimi çiğner, aşarım; dağları yırtarım, enginlere sığmam, taşarım.
Bu dörtlükte hürriyet kavramı ele alınmaktadır. Şairin ben diye sözünü ettiği Türk milletidir.
Dörtlükteki temel düşünce, hürriyet uğrunda, Türk milletinin her engeli aşma inancı ve azmi ile dolu olduğudur. Türk milletinin gönlünde taşıdığı hürriyet aşkı, engin denizler gibidir; coşkun seller gibidir.
*
Benim milletim, yani Türk milleti, yaratılalı beri hür yaşamıştır. Bundan sonra da hür yaşamak isteğinde kararlıdır. Bu kararından vazgeçirmek, yani başkalarının esareti altında yaşamaya zorlamak mümkün değildir. Onu hürriyetinden etmek, esir yaşamaya zorlamak akıllı bir insanın tasarısı olamaz. Bunu düşünene çılgın demek gerekir. Türk milletini esaret altına almaya kalkışan çılgın bile olsa bu davranışına şaşmamak elde değildir. Böyle bir çılgın çıkıp da hürriyetini elinden almaya kalkışacak olursa Türk milleti bir sel gibi kükrer, coşar; önündeki bu hürriyet engellerini yıkar, yok eder. Hatta bir çukura doldurulmuş, etrafı sarp dağlarda çevrili su gibi esaret vasıtaları ile kuşatılmış olsak bile biz Türkler, dağ gibi engelleri parçalar yine de hürriyetimize kavuşuruz. Benim atalarım geçmişte dağları bile eritip dışarıya çıkmışlar, yeryüzüne taşmışlardır. Bugün de aynı şeyi yapabilir, dağlarca engelleri yırtabiliriz.
Garb’ın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar;
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
“Medeniyet!” dediğin tek dişi kalmış canavar?
Garbın afakını çelik zırhlı duvar sarmışsa; benim, iman dolu göğsüm gibi serhaddim var. “Medeniyet” dediğin tek dişi kalmış canavar ulusun, korkma: Böyle bir imanı nasıl boğar?
Bu kıtada Türk’ün hürriyet ve istiklâl hakkının verilmesi inancını taşıyan görüşü ile Avrupa’nın “Medeniyette ileriyim; o halde her şey benim hakkımdır.” diyen görüşü karşılaştırılmaktadır.
Bu dörtlükte ele alınan ana düşünce; manevî güç olmazsa maddî üstünlük vahşete dönüşebilir. Bu tezden hareketle Türkler, inançları dolayısı ile canavarlık yapmazlar ve buna müsaade etmezler. Kendilerine saldıran canavarlaşmış milletlere karşı da kendilerini koruyabilecek manevî güce sahiptirler.
*
Batı dünyası, ulaştığı teknik sayesinde ülkesinin kara ve deniz sınırları ile göklerini adeta çelikten bir duvar ile korunan kale haline getirmiş olabilir. Hatta bu şekilde çelik zırhlarla korunaklı orduları üzerimize yürüyor, yurdumuza saldırıyor olabilir. Onların bu çelik zırhları karşısında Türk milletinin de Allah’a olan inanç ile dopdolu göğsü vardır. Bu manevî güç, onların madde güçlerinden daha üstündür. Bu inançlı Mehmetçikler onların saldırılarını bertaraf edebilecek yapıdadır. Onlar bir canavar gibi, bir köpek gibi ulusun dursun. İstedikleri kadar gürültü ve patırtı çıkarsınlar, şamata koparsınlar; bizim moralimizi bozamayacaklardır. ‘Medeniyet” maskesi altında mazlum milletleri ezen, sömüren ihtiyar ve kurnaz Avrupa bu kadar güçlü bir imana sahip milleti, boğup yenebilir mi? Buna aklınız yatıyor mu?
Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın;
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
Doğacaktır sana vaadettiği günler Hakk’ın...
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.
Arkadaş! Sakın, yurduma alçakları uğratma! Gövdeni siper et, bu hayâsızca akın dursun. Hakk’ın vaat ettiği günler, kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın (bir zamanda) doğacaktır.
Bu dörtlükte Türk milletinin geleceğe güvenle bakabilmesi için, kendisine düşen görev ve güven duygusu hatırlatılıyor.
Yurdumuzun savunmasında görev alan ve alacak olan arkadaşlar! Her türlü fenalığı yapan o alçak yaratılışlı caniler sürüsünü, vahşi düşman ordusunu sakın bu topraklara uğratma! Değil uzun süre bu vatanı ellerinde tutmaları, şöyle kısa bir an bile uğrayıp geçmeleri felâket olur. Yurdumuzu korumamız ancak o vahşi sürülerin utanmaz akınlarına karşı vücudumuzu siper etmekle mümkün olabilecektir. O utanmaz akın, bu uğurda can vermeyi göze almakla durdurulabilecektir. Bilindiği gibi Allah, sabredenlere ve Allah yolunda savaşanlara Kur’anıkerim’de kurtuluş vaat etmiştir. Hazreti Yezdân’ın vaat ettiği günler belki yarındır; kurtuluş belki yarından daha yakın bir zamanda gerçekleşecektir. O hürriyet günlerinin doğacağı gün çok yakındır. Buna emin olunuz.
Bastığın yerleri “Toprak!” diyerek geçme, tanı!
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.
Arkadaş, bastığın yerleri “Toprak!” diyerek geçme, tanı! O toprağın altındaki binlerce kefensiz yatanı, düşün. Sen şehit oğlusun, atanı incitme, yazıktır; dünyaları alsan da bu cennet vatanı verme.
Vatanın her şeyden kıymetli ve üstün olduğu, dörtlüğün ana düşüncesidir. Dünyada hiç bir şey, vatan kadar kutsal, vatan kadar kıymetli değildir.
*
Ataları bu vatan uğruna şehit düşmüş Türk evlâdı! Bastığın yerleri, üzerinde gezip dolaştığın yerleri iyice tanırsan, oraların yalın bir toprak olmadığını görürsün, anlarsın. Yüzeyden bakınca fark edilmeyebilir. Ama onun altında binlerce şehit yatmaktadır. Onların manevî varlığını düşün. Sen de o şehitlerden birinin soyundan gelmektesin. Vatanı korumada, onların gösterdiği titizliği ve cesareti göstermezsen, şehit atalarını incitmiş, üzmüş olursun. Onlara gerekli saygıyı göstermez, onlar gibi davranmazsan onlar için de, vatan için de yazık olur. Bu cennet kadar güzel vatanı, altı, cennetle müjdelenmiş şehitlerle dolu olan bu vatanı dünyaları almış olsan bile başkalarına verme, devretme, bırakma; daima senin olsun, elinde bulundur. Durağı cennet olan şehit atalarımızın yattığı bu vatan toprakları dünyalara değişilmeyecek kadar güzel ve kıymetlidir.
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda!
Canı, cananı, bütün varımı alsın da Huda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.
Bu cennet vatanın uğruna kim feda olmaz ki?
Toprağı sıksan şüheda fışkıracak, şüheda! Huda, canı, cananı, bütün varımı alsın da tek, beni dünyada vatanımdan cüda eylemesin.
Bu kıtada vatan sevgisinin her şeyden üstün olduğu; vatanı kaybetmekle millet varlığının tehlikeye düşeceği ana düşüncesi işlenmiştir.
Bu, cennet kadar güzel vatanın uğruna kimler canını vermekten çekinmedi. Düşmanlar bile bu vatanı ele geçirmek için bin yıldır, zaman zaman saldırıp canlarından, mallarından olmaktadırlar. Türk milleti, bu vatan uğruna canını vermekten kaçınabilir mi? Kaçınamazlar ve kaçınmamışlardır da. Bu sebeple bu topraklar şehit kanlarıyla sulanarak, şehit canlarıyla yoğrularak vatan yapılmıştır. Sanki, bu vatan toprağından bir miktar alıp sıkacak olursak, şehit olan atalarımız fışkıracak gibidir. Her Türk’ün bu konudaki düşüncesi şöyledir: “Allah’ın elimden sevdiğimi, canımı ve benim olan her şeyimi almasına hiç üzülmem; bunların ayrılığına dayanabilirim, ama beni yatanımdan ayırmasına dayanamam.” Onlar Allah’tan şu dilekte bulunurlar: “Allah, beni vatanımdan ayırmasın, her şeyden çok sevdiğim vatanımdan ayrı koymasın, uzak bırakmasın; tek dileğim budur.”
Ruhumun senden İlâhî şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli;
Bu ezanlar -ki şahadetleri dinin temeli
Ebedî, yurdumun üstünde benim inlemeli.
İlâhî (Ey Allahım), senden ruhumun emeli, ancak şudur: Mabedimin göğsüne namahrem eli değmesin; Şahadet (kelime)leri, dinin temeli olan bu ezanlar benim yurdumun üstünde inlemelidir.
Bu kıtada ana düşünce olarak; inanç ve din hürriyetimizi ancak vatanımızın istiklâli sayesinde kullanabileceğimiz ifade edilmiştir..
*
Ey Allahım! Benim maddî bedenimin değil, senin melekût âleminde yaratmış olduğun ruhumun senden bir tek dileği vardır: Benim ibadet yerim olan, sana kulluğumu ifa ettiğim camilerime, mescitlerime ve kutsal saydığım bütün mekânlara girmesi, dolaşması yasak olan düşmanlarımın elleri değmesin, oraları onların ayakları çiğnemesin. O kutsal mekânları yakıp yıkmasınlar. Buna müsaade etme, onların kötü emellerine ulaşmalarını engellemek için bana güç kuvvet ver, yardımcı ol. İslamiyet’e girişin, Müslüman oluşun temeli sayılan “şahadet kelimesi”nin söylendiği “ezan sesleri” sonsuza kadar okunup yurdumun üstünde yankılanmaktadır. Müslüman ülkesi olduğunu ispat etmeye yarayan camiler ve minarelerinde sonsuza kadar ezanlar okunmalıdır. Bu ülkenin maddî bağımsızlığının sembolü, gönderde dalgalanan bayraklar; manevî hürriyetinin göstergesi de minareleri ve oralarda okunan ezanlardır.
O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım;
Her cerihamdan, İlâhî, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-i mücerret gibi yerden naaşım!
O zaman yükselerek Arş’a değer, belki, başım.
O zaman, (eğer mezar) taşım -varsa- vecd ile bin secde eder; İlâhî, her cerihamdan kanlı yaşım boşanıp naaşım yerden bedensiz bir ruh olarak fışkırır. O zaman, belki başım yükselerek arşa değer.
Bu kıtanın temel düşüncesi, vatanın kutsallığıdır.
Ey Allah’ım! Bayrağımızın sonsuza kadar dalgalandığı, ezanın da sonsuza kadar semalarda yankılandığı zaman, bir şehit olarak bundan duyduğum hazdan, sevinçten doğan vecd hâli ile eğer yapıldıysa, mevcutsa mezar taşım bile secdeye kapanır; binlerce secde eder. Sevinç gözyaşlarım, bedenimin savaştan aldığı yaralardan birer kan oluğu şeklinde boşanır, akar; şehit olmuş vücudumun bedeni de cisimsiz olarak bir ruh hâlinde yerden fışkırır; belki de başım, göğün en yüksek ve kutsal olan katına yükselebilir. Ben de bu yükselmenin mutluluğunu yaşamış olurum.
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin İstiklâl.
Ey nazlı hilal! Sen de şafaklar gibi dalgalan! Artık dökülen kanlarımın hepsi helâl olsun, ebediyen sana ve ırkıma izmihlal yok; hür yaşamış bayrağımın hürriyet hakkıdır; Hakk’a tapan milletinin istiklâl hakkıdır.
Türk milletinin hayat felsefesi; kendi toprakları üzerinde hür ve bağımsız olarak yaşama isteği, bu mısralarda özlü ifadesini bulmuştur. Beş mısralık son kıta şiirin bütününün bir özetidir. Burada Türk milletinin, batılıların arzusu doğrultusunda Anadolu’dan sürülüp atılamayacağı; sonsuza kadar bu ata yadigârı kutsal topraklarda yaşayacağına dair taşıdığı inancı pekiştirilmiştir. Ortaya konulan ana düşünce: Türk milleti ebedî olarak yaşacaktır, hür ve müstakil yaşamak onun en tabiî hakkıdır.
*
Ey şanlı hilal! Şafak rengi kızıllık içinde doğan yeni ay gibi göklerde sen de dalgalan. Milletimin senin uğruna dökülen kanlarının helâl olması için artık bu zafer yeterlidir. Bundan sonra hem bayrağım, hem de milletim için sona erme, yok olma diye bir şey söz konusu olamaz. Bugüne kadar yaşadığı gibi, bundan sonra da sonsuza kadar hür yaşamak, bayrağımın hakkıdır. Allah’a inanıp, ona ibadet eden Müslüman Türk milletinin müstakil yaşaması en tabiî hakkıdır.
(Daha geniş bilgiyi yazarın İstiklâl Marşı'nın Tahlili, TDV y. 4. bs. 2006, Ankara adlı kitabında bulabilirsiniz.)